-

-

-
-



-
~Browni Love~
Kurabiyegiller
Önbakışı kapat
Loading...İbeking
Önbakışı kapat
Loading...Hayatımdaki d'ler
Önbakışı kapat
Loading...Peceteden notlar
Önbakışı kapat
Loading...Bir uyuzun sevdikleri
Önbakışı kapat
Loading...Decaflatte
Önbakışı kapat
Loading...Pino'nun yeri
Önbakışı kapat
Loading...Anne Böcük
Önbakışı kapat
Loading...Pommeler
Önbakışı kapat
Loading...Lavanta bahcesi
Önbakışı kapat
Loading...Mutlu Dükkan
Önbakışı kapat
Loading...Hayatımın Renkleri
Önbakışı kapat
Loading...
İzlenesi ♥ {Little brown pen}
İzlemeye doyamadığım sitelerden bir tanesi, Little Brown Pen.
Paris’e bayılan biri olarak sokaklardan, cafelerden böyle günlük fotoğraflar görmek beni çok mutlu ediyor.
Binalar, çiçekçiler, sokaktaki insanlar her karesi ayrı bir güzel. Çok özledim, çok.
Ne yazık ki nisan ayında gitme planlarımız da suya düştü :/ Paranın gözü kör olsun.
Paris postları için tıktık.
Kartalkaya’yı Ateşleyenler
Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?
Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.
Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.
İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.
http://www.facebook.com/BurnTurkiye
Bir bumads advertorial içeriğidir.
Teşvikiye/Dipsiz Göl-Delmece Yaylası
























Deniz faslı talihsiz bir boğulma vakasıyla son bulduğundan biz de yazlığın dağ kısmına verdik kendimizi. Bizim buralarda deniz ve dağ var sadece yok öyle turistik bişiler. Dağ, tepe, dere, göl, yayla, şelale, deniz. Yayla kısmını ben daha önce hiç tecrübe etmemiştim kısmet bu yaza imiş. Topladık pılımızı, pırtımızı, çocukları Teşvikiye’ye doğru yola çıktık. Önce normal yollardan sonra baya bir dağ yolu teperek önce Dipsiz göl’e sonra da Delmece yaylasına vardık. Yol bizim sabırsızlığımızdan mı, mesafeyi bilmediğimizden bilmiyorum git git bitmedi.
Hadi abim yeni pick up’ını deniyordu da bizim mini poloyla orada ne işimiz var diye düşünüyordum her tepe çıkışımızda. Yollar o kadar dar ki iki araba yan yana zor geçiyor. Neyse göl etrafı biraz dolaştık, neden dipsiz göl dendiğini düşünüp durduk. Yanında ki sakın girmeyin tabelasına inat, “ulan girsek mi” dediysekte yemedi tabii. Zaten krater gölmüş orası, dalgıçlar bile cesaret edip giremiyormuş. E tamam gördük yeter deyip yaylaya çıkmaya devam ettik ardından. Vardığımızda pek kimseler yoktu ama gidenlerin çöpleri hala oradaydı, yazık!
Ben daha önce yayla evi görmemiş bir kimse olduğumdan o fotoda gördüğünüz yeri misafirler için yapılmış göstermelik turistik bişi sandım. Aaaa dedim kovboy kasabası gibi. Piii nasıl özentiyim bak… Meğer onlar yayla eviymiş. Nasıl güzeller ama, nasıl doğallar. Söyleninlere göre burada bir ay kalıp da dağdan gelen suyu içer, oranın yiyeceğini yersen vücudunda mikrop namına birşey kalmıyormuş. Biz kenarda bir ağaçlık bir de akan su bulunca yaktık ateşimizi, oturduk. Hamağımızı da yaptık her zamanki gibi. Çocuklar bataklığa girip çıkmasaydı daha da bir kalırdık belki ama yemeğimizi yedikten sonra toparlandık. O çook sıcak hafta var ya hani, işte biz o günlerden birinde buradaydık. Ve üşüdük! Su da, hava da buz gibiydi. Biraz da ondan işkillendik sanırım, garip geldi havası :)
Dönüşte geldiğimiz yol bize otoban gelmiş olacak doğal yollardan inelim köye dedik, dağ yoluna girdik. Allahım girmez olaydık, içim dışıma çıktı, toza bulandık resmen. Ha şimdi macera oldu diyorum ama o anlarda her anı stresliydi. Tabela yok, bildiğin patika gibi, karşıdan araba gelse mümkün değil geçemezsin. Fotoğraflardan birinde var ne dediğimi bakıp anlayabilirsiniz. Bir ara ben fotoğraf çekmek için durunca, abimlerin arabayı da kaybettik mi. Bir yol ayrımına gelip, yanlış yola girdik mi… bir ormancıyla karşılaşmasaydık nereye giderdik bilemiyorum, neyse ki döndük doğru yola girdik tekrar. Yolu kesen ağaçları topladık kimi zaman, kimi zaman durduk nerdeyiz biz muhasebesi yaptık. Ara ara bende ki panik atakla “ulan bir yangın çıksa içinde kaldık iyi mi, kimse de bilmez burada olduğumuzu, kül oluruz vallahi” ile uğraştık. Nereden geliyor bunlar aklıma ahh bir bilsem! Neyse azimle bulduk sonunda yolumuzu, ana yolu. Şahane bir manzara vardı ama inerken. Tüm eziyete değdi mi, değdi. Şimdi olduğum yerden dağlara bakıyorum da, ben oraları karış karış gezdim peey diyorum kendi kendime. Güzeldi, herkese tavsiye edilir ;)
Geçmiş bayram gezisi / Su uçtu şelalesi











Uzuun zamandır yüklenmeyi bekleyen fotolar nihayet yüklendi, eklendi.
Tabii önce bilgisayarımı temizlemem, hızlandırmam gerekti.
Bu arada o kadar çok film izlemişim ki bilgisayarım taş arabasına dönmüş onları yedeklemem, silmem, toparlamam bir günümü aldı resmen.
Şimdi bi vakit bulup harici disklerimi temizlemem gerek, Allahım ne büyük bi işkence, düşünmesi bile eziyet.
Her neyse geçmiş bayramımız bi sürpriz sonucu Bandırmaya, benim aileme ziyaret şeklinde gerçekleşti.
Evde otur otur sıkılınca hadi hoppa pikniğe diyerek kendimizi bu şahane yerde bulduk.
Ben seneler önce ilk gittiğimde bu kadar popüler değildi, şimdi acayip şenlikli bi yer haline gelmiş.
Ama kalabalık falan farketmez, gidip mutlaka görülmeli, ayaklar suya sokulmalı, bi mangal yapılmalı.
Aldığımız ya da depoladığımız oksijenden midir nedir, fotolara bakmak bile yetti tekrar canlanmama.
Gidiniz, görünüz!
Geldi, geçti…





Döndük dönmesine de daha kendime gelemedim.
Bir uyku hali, bir yorgunluk sormayın gitsin. İstanbulda ki hava da pek yardımcı olmuyor bu duruma.
Dönüş fikri can sıkıcı olsa da, dönüş yolları hep güzel.
Gece geçtiğimiz yolları gün yüzüyle görme imkanı buluyorum, aaa burası böylemiymiş duygusu yaşıyorum.
Bir acelemiz olmadığı için her yerde durup mola vermek, tıkınmak da cabası.
Tatil zihniyeti en çok yemek yerken mutlu ediyor beni, sınırsız yiyorum :) Nasıl olsa tatil ya…
Sanki kilo almıyorum…
İlk defa başı sonu belli bir gökkuşağı gördüm yol üzerinde, 2 dk. yağan yağmurun ardından.
İstanbulda binaların içinde böylesini görmek ne mümkün.
PSP dediğiniz bir nimet kimi zaman aklınızda bulunsun…
Sadece çocuk için değil, feribotta o geçemeyen zamanı değerlendirmek için de birebir ;)
Adrasan {4-5}











Siz benim bu postu tatlı bir yorgunlukla yazdığımı düşünüyorsunuz eminim ama işin aslı öyle değil işte.
Kavrulmuş vaziyetteyim şu an.
İnsan güneşe ilk çıktığında yanar ben 10. gününde yandım nasıl becerdiysem.
Bildiğin kaynamış ıstakozum yani, durumum çok vahim.
Büyük bir fedakarlık örneği göstererek yazıyorum şu yazıyı, fotoğrafları yedekliyorum filan.
Acıtasyon yapıyorum zannedenlere acımdan bir parça yolluyorum ;P
NOT: Adrasan’a gelirseniz eğer, Ramazan Kaptan ile tekne gezisine çıkmadan dönmeyin.
Yemekler, balıklar, insanlar, hizmet, samimiyet 10 numara, benden söylemesi ;)
Adrasan 1-2-3






Bu sefer haber de vermedim kimselere, üstelik çok da ani oldu tatile çıkışımız ama yine bir stres bir telaş bizde.
Geldiğimizin ertesi günü öğleden sonra dönen hava, kum fırtınaları, karanlık hava bizi resmen perişan etti.
Geceleri ise hiçbir şey olmamış gibi hava son derece sakin, deniz çarşaf gibi.
Sanırım bizimle dalga geçiyor birisi.
Gerçi her yeri böyle yurdumun biz yine iyiyiz bir çok yere göre, buna da şükür yani.
Yine sabah erkenden atıyoruz kendimizi suya hava dönmeden.
Öğleden sonraları sıkıcı geçiyor ama olsun…
Beni merak edenler olmuş bu arada, çook teşekkürler hepisine, öpüyorum dolma dudaklarımlan ;)
Apar topar öne aldık tatil rezervasyonumuzu, kalktık Adrasan’a geldik maaile.
Her ne kadar şikayet ediyor gibi görünsemde, tatil her zaman güzel.
İstanbuldan uzaklaşmak, buralarda olmak, bu havayı solumak, bu suyu yutmak şahane.
Çok insanın bilmediği, belki de sessiz sakin olması sebebiyle pek tercih etmediği bir sahil köyü burası.
Kemer’e bir saat uzaklıkta, Olympos’un az ilerisinde, huzurlu mu huzurlu tini mini bir yer.
Eğer tatilden beklentiniz deniz, huzur, güzel yemek, kafa dinlemekse burası biçilmiş kaftan aklınızda bulunsun ;)
Ben tatilime devam edeceğim bi kaç gün daha ve reca edeceğim lütfen göz falan kalmasın :P
Yorgunluktan uyuya kalmadığım zamanlarda yeni fotolar ekleyeceğimdir.
~Brugge~
Önce şunu söylemeliyim…
Brükselden 100km uzaklıkta ki bu tini mini ama film stüdyosu havası veren yeri mutlaka ama mutlaka görmelisiniz!

Arabamızı neredeyse şehir büyüklüğünde ki bir garaja bıraktıktan sonra, kapıdan çıkar çıkmaz bir panayıra denk geldik.
Buraların tek eğlencesiymiş bu tarz şeyler… şaka gibi.
Gerçi bizi çok cezbetmedi dolayısı ile çok oyalanmadan yolumuza devam ettik.
Gezilecek çok yer, yapılacak çok şey var zira, diyerekten.
Daha Brugge’dan sonra Oostende’ye gidilecek, biraz da orası keşfedilecek(ti↓)
Gördüğünüz gibi her yer bisiklet burada, inanılır gibi değil.
Çocuklar önlerinde (bisikletli) öğretmenleri bu şekilde gidiyor geliyormuş okula. Çok kıskandım!




Bu tarafların patatesi ve waffle’ı pek meşhurmuş. Waffle’ı brükselde deneyelim, buranın patateslerini test edelim dedik.
Laurent adında, şehrin hemen girişinde cafemsi bir yer bulup oturduk.
Bir kase, pardon bir koca kase patates indirdik mideye ve bir müddet süründük o ağırlıkla (:
Tavsiyem o kadar patatesi “birden” yemeyin.






Aaa bir de buranın çikolataları pek meşhurdu di mi?
İtiraf etmeliyim bizimkiler bence daha güzel.
Onlarda çeşit, çeşit, şekil, şekil bulabilmek mümkün evet ama ben bildiğim sütlü, fıstıklı çikolatalarımı hiçbirine değişmem.
Ya da bana en şahanesi denk gelmedi, bilemiyorum…



Fotoğraflardan da anlaşılabilir belki biraz, haddinden fazla huzurlu, sakin ve sessiz bir yer burası.
Ben ilk gördüğümde çok etkilendim.
Evler suyun içinde, bi tarafları hep o güzelliğe bakıyor. Her yer yeşil ve çok eski.
Her şey olduğu gibi korunmuş, sanırım sadece bir ev gördük yeni gibi, diğerleri hep 1600-1700lü yıllarda kalma.
Bisiklet en önemli ulaşım aracı… Ana caddelerde bile çok az araba var. Sanki hiç insan yaşamıyor gibi.
Ama cafeler, yeşillikler hep dolu. Ama bizim alıştığımız gibi dolu değil (: yani kalabalık ama sessiz bir kalabalık.





Buralara gelip yapmanız gereken şeyler belli aslında.
Patates kızartması yiyecek, çikolatalarını deneyecek, faytonla şehiri, küçük teknelerle de kanalları gezeceksiniz.
Fayton hariç hepsini yaptık biz. Tekne gezintisi çok, çok güzeldi.






Gezmek, fotoğraf çekmek, orada evi olan bir arkadaş edinip arada ziyarete gitmek için şahane bir yer ama…
Bir haftayı geçen konaklamalar beni biraz zorlar sanki. En iyisi oradan bir arkadaş edinmekti, tüh.










Teknemizi süren ve bir yandan da 3 dilde bize Brugge hakkında bilgiler veren abinin söylediklerine göre.
Çoğu evin çatısında bulunan delikler “güvercinle haberleşme devrinden kalma” kuşların giriş yaptıkları kapılar imiş.
Bazı evlerde bu deliklerin büyük ve kırmızı olmasının sebebi o evlerin zengin ve kuşlarında pelikan olması yüzündenmiş (:
Bu bilgiyi de aldınız artık sırtınız yere gelmez :P

Ve tabii ki Atomium.
Brüksel’e gelip görmemek olmaz… Gerçi çıkıp bakma imkanımız olmadı etrafa ama.
Söylenenlere göre Eiffel bile gözüküyormuş.
Bu arada Oostende’ye gittik, fakat hava çok soğudundan ve kararmaya başladığından şöyle bir aceba bir ingiltere kıyısı görmek kısmet olurmu diye baktık bir sahilden o kadar (:

Brüksel ve Brugge yolculuğu







































ü




Brükselde ki ilk sabahı erkeklerin işi gücü varken alışveriş yaparak değerlendirelim istedik.
Evin önünden geçen tram’a bindik, indiğimizde ise kendimizi bir kaç yürüyen merdivenden sonra avm’nin içinde bulduk.
Vakit kaybetmeden kendimizi ilk mağazaya bıraktık tabii.
Sevco benim bu tarz şeylerden hoşlandığımı anlamış olacak ki beni getirebileceği en harika yere getirmiş.
Herşey rengarenk, neşeli ve ucuz (:
Tek kötü tarafı (aslında tabii çok iyi ama biz hazırlıksız yakalandık) alışveriş için poşet vermiyor olmaları, yani veriyorlar da tanesi 5 euro (: Biz de bölüşüp yüklendik malzemeleri, napalım.
Orada kendimizi fazla kaptırınca çok vaktimiz kalmadı diğer mağazaları gezmek için ama H&M için her zaman vakit yaratılır.
Hızlı hızlı gezip, ufak çaplı bir alışveriş de orada gerçekleştirdikten sonra kocalarla buluşup Brugge a doğru yola çıktık.
Arkadaşlarımız bizi yol üstünde ki bir siteye soktular Paris’e taşınma konusunda ki fikrimizi değiştirmek için (:
Her ev birbirinden güzeldi, her bahçe, ormanlık alanlar, bisiklet yolu. Offff, kapatalım bu konuyu.
Ve uzun bir yolculuktan sonra Brugge’a vardık.
Brugge bir sonra ki Post’ta ;)
Disneyland Paris



















Paristen ayrılmak biraz iç burkutucu olsada, disneyland yolunda olmak heyecan vericiydi.
Yolda tam şekerleme moduna girdik, ne de olsa disneyland’e giden çocuklardık ya.
Kapısında çocuklar kadar şendik.
Hatta arkadaşlarımız sevinçlerini hafızalara böyle kaydetti (:
Şatolar, bahçeler şahaneydi.
Şu yerde ki yazıları çözemedim, kimseye sormak da aklımıza gelmedi.
Hediyeliklerin hepsini eve götüresim vardı ama param yetmedi.
Şu mickey şekilli ağacı almaya yeltendim herşeye rağmen ama taşıması zor geldi.
Bu sadece disneylandın girişi, çünkü içeri giremedik ((:
Geç kalmışız, görevli 2 saat sonra kapanacaklarını ve 2 saatte burada neredeyse hiçbirşey yapamayacağımızı, sabah erkeeendeeen gelmemizi tembihledi.
Biz de amaan zaten Can da yok, bir dahakine, bir dahakine diyerek Brüksel e doğru yola çıktık.




Bu arada evrupada benzin istasyonları şahane!
Çeşit, çeşit sandviçler, tatlılar, kekler, içecekler bulmak mümkün.
Masa ve oturacak yerler var bir bölümünde ve orada rahatça yiyebiliyorsunuz aldıklarınızı.
Ve tuvaletleri çook temiz, sıfır koku. (Hepsine girdiik herhalde, hepsi aynı (:)

















